21 Nisan 2012 Cumartesi

GUTE NACHT:(

Babam, "Gute nacht, haydi uyu oğlum artık,"dedi en son Devin kalınca uyumayan. En küçüğü yavrularımızın Devin. N ve Devin şimdi uyumaya odalarına girdiler. Yarın, sülalemizin kuzenleri ve çocukları kapsamında bir buluşmamız var. Söz, söze eklendi ve gerçeğe döndü. Gelemeyenlerimiz de var ama kalpler bir, diyoruz. Madem bir araya geldik, o zaman İpek Böceği'nin doğum gününü de yapalım dedik. Yarın kızımın 26 Nisan'da olan doğum gününü kutlayacağız. Ben tüm gün bitkindim; bel ağrısı. Nedense baharın bu günlerinde hep bel ağrım oluyor. Sabah uyandığımda hiçbir sorun yoktu ama bir şekilde sonradan vurdu bel ağrısı.
Çok güzel bir kahvaltı sofrasında başladık güne. Ablam henüz yoldaydı. Miniklerimiz kahvaltı ederken, İpek Böceğim ve ben duşa girdik. Amacımız, ablamı beklemekti. Ablam geldi... Karnımız doydu. Türk kahveleri içildi sonrasında. Ve ben yeniden yatağıma döndüm. Bir gün öncesinde temizlikte aktif rol oynadığım için ve yaşca (akılca değil belki de) daha büyük olduğum için, içim rahattı.
Kardeşlerimden ayırmadığım N, kardeşim T ve ablam gün boyunca koşuşturdular. Ben de arada bir yataktan kalktım; yardım ettim. En azından onları güldürdüm:) Ne zaman incittim belimi bilmiyorum hala.
Zayıfladığımı fark eden elbette ki çok oldu:) Takmam gereken bir şey buldum kendime. Aldım başımı gidiyorum. Oysa en önemlisi ruh biliyorum.
Hayat güzel.
Annecim, babacım, kardeşlerim, kızım, yeğenlerim... kuzenlerim.. Sıraya koymadan sözcüklere döküyorum.. Ve arkadaşlarım..
Bu gece mutluyum. Şarkı da söyledim.. dans da ettim. Kızımın da doğum gününü kutlayacağız yarın.
Makyaj izni istedi, verdim. Hafif bir makyaja OK dedim:)
GUTE NACHT
P.S. Yengemi unuttum sanırım. Dayımın yadigari yengem.
"Hıştt yenge,bak bu yaz için planım hazır. Sen ve ben silikon/slikon yaptıralım."
"Git kız ne silikonu/slikonu,"diye cevap verdi.
Ama yengem, kot pantolonu ve siyah tişörtü içinde çok güzeldi.
"Akşamları, açıyorum müziğimi.. bir de bir bardak şarap.." dedi.
Yengem, dayımsızlığı böyle yaşıyor.
"Dayım, şimdi diyordur: 'Lan karı, ben gittim, sen şimdi içiyorsun.."
Bunu diyen bendim elbetti ki. (Yengemi Beyoğlu'nda bir meyhaneye götüreceğim. Kitap almak için uğradığı Beyoğlu'nda bir akşamımız olsun hayattayken hepimiz.. diyorum..)
Kardeşim bildiğimizi ekledi: "Olur mu, yengem dayımla da içerdi ki..."
İşte böyle... Çok özel bir haftasonu ve ben bu yazıyı yazmak için ortadan kayboldum. Kızıyorlardır bana ama anı anına yazmazsam yazamıyorum. İçimde yer ediyor; kalıyor.

GUTE NACHT the second.. my two ladies and three gentlemen..


18 Nisan 2012 Çarşamba

When it rains..

Sıradan

    Yağmur pencereden içeri vuruyor. O kadar. Vuruyor. Kahve içiyorum ben. O da o kadar. İçiyorum. Sigara içiyorum bir de. O da (da) o kadar. İçiyorum. Yani dadadada.... hayatımdaki her şey. 
     Bugün üçlümüzün de buluşması vardı. Fırtına çıkınca ben gidemedim Moda'ya. Aslen olan, fırtına çıkınca zaten atmış olan tepem, düşünemez hale geldi. Tepe demek ki beynimiz oluyor. Gideyim mi gitmeyeyim mi derken kendimi evde buldum. Regl sancıları bazen insanı bu hale sokuyor. N'aptığını bilmiyorsun. (Koca kadınlar derdi de gülerdim; koca kadın olduğumda anladım.) Sancı seni alıp istediği yere atıyor. Ya da sen öyle olsun istiyorsun. Her şekilde, üzüldüm gidemediğime.. Meğer G ve U'nun sevgilileri de gelecekmiş; yani özel olan buluşma daha özel hale gelecekmiş. Ben bundan eve gelince haberdar oldum. G'nin sevgilisi de G imiş. Birkaç haftaya kalmayacak Berlin'e yerleşeceklermiş. G'nin sesindeki sevinci iyi bilirim. İlk defa bir erkek için sevinen ses çıktı G'den...tanımadığım bir tonla konuşuyordu G. .. Ama uzun konuşamadık. Saklayalım uzununu sonraya dedik.. U'nun sevgilisin adı da B.. O zaman şu an GG ve UB/BU:):) akşamın sefasını sürüyorlardır. U pilav da yapmış. Diyetim açısından iyi olmuş ama.. 

     Ben ne yedim? Brokoli yedim. Biraz da salata "hiçbir şeysiz".  Bugün nasıl geçti? Güzel başladı sabahım. İyi de sürdürdüm günü de. Gene de bir boşluk var.. Eve girmeden markete uğradım; biralara kaydı gözüm. Bu akşam içeceğiz diye alıştırmıştım kendimi.. ama... almadım. E, bugün çarşamba dedim. İki haftayı tamamlayayım istedim-içkisiz. Niye içmiyorum? O da diyetten. Evet, dadadadaaaaaaaa..

P.S Unutuyordum tam da.. bugün bizim sekreterin masasına eğilmiş, yoklama listesini imzalıyordum. Koordinatörümüz yaklaştı arkadan: "Valla, tanıyamadım sizi," dedi. Acaba neden? Ve sizle neyi/neleri/kimi/kimleri kastetmişti? Düşünelim.. dadadadaaaaaa'sız tek andı:):)*
* Ama... yağmur.. şu an sen de sıradışısın ama yalnızca şu an. Anlar iyidir.


17 Nisan 2012 Salı

GÜNÜN ARDINDAN

Dün çıkış yaparken mülakata girmiş arkadaşlardan biri ağlıyordu. Heyecanına engel olamamış sandım önce ama meğer kötü geçti diye ağlıyormuş mülakatı. Güldüm ve "Saçmalama, hepiniz alınacaksınız işte," dedim. İçim rahat; servise bindim. Arka koltuğumda da bir diğer arkadaş, aynı konuyla ilgili olarak heyecanını paylaşıyordu. O'na da  benzer şeyleri söyledim. İçim gene rahattı. 
Ve bugün... Saat çıkış saatini göstermiş; yola çıkmadan önceki sigaramı içerken, yanıma gelenler mülakat sonuçlarının açıklandığını söylediler. On kişi için açılan kadroya aramızda yarı zamanlı adı altında çalışan üç kişi girememiş. Yedek listede beklemeye bırakılmışlar. Tüm sene boyuca haftada otuz saat derse girip yarı zamanlı olanlar arkadaşlarımız.. 
İş mülakatta bitmiş gibi konuşuyorum değil mi? İçim acıdı. Son yıllarda üniversite mezunu ve üniversitelerin yabancı dil hazırlık bölümlerinde okutmanlık yapmak isteyen insanların nasıl aşamalardan geçtiğini bir çırpıda özetledim sanırım, haksızca.
Önce mezun oluyorsunuz, sonra (hatta mezun olmadan) ALES ve KPDS/ÜDS ya da bunlara eş değer bulunan sınavlara girmek zorundasınız. Son yıllarda tavan yapan rekabetin içinde kendinize yükseklerden bir yer edinmeye çabalıyorsunuz. Yüksekle kastım, 100 üzerinden en az 90 almak. Tabii kadro ilanları verilirken, bu barajın altında bir puan ile başvuru yapabileceğiniz söyleniyor. Oysa başvurduğunuz üniversitenin iki aşamalı sınavına girebilmek için, yeterlidir denen derece asla yeterli olmuyor. Dört kişi için kadro açıldıysa, x4 yani on altı kişi o sınavlara davet ediliyor. Diyelim ki şanslısınız (aslında süpersiniz!) ve o listeye girdiniz... sıra o üniversite bünyesindeki sınavlarda tir tir titremeye geliyor. Önce yazılı sınava giriyorsunuz. Bu sınav, sizin alanınızdaki metodoloji bilginizi ölçüyor. Ve mülakat... mülakat nasıl yapılıyor? Genellikle bir jüri önünde ders anlatmanız bekleniyor. İnsaflı olan üniversitelerde bu aşama, önceden elinize tutuşturulan materyale yönelik anlatımdan; insafsızlarda ise "Konun şu; haydi bize patlat bakalım bir ders hohoho..." şeklinde gerçekleşiyor. Bitti mi? Yeter mi? 
Bitmedi. Ve sonra beklemeye başlıyorsunuz... bekliyorsunuz... bekliyorsunuz...
Yedeğe girdiyseniz seviniyorsunuz ve daha önceden başvurduğunuz ve sınavına davet edildiğiniz (ki bu da süper bir şey oluyor) diğer üniversitelere yol alıyorsunuz. Neden? Yeniden ölçülüp biçilin diye.. Yedeğe de giremediyseniz? Gene aynını yapıyorsunuz.. tabii şanslı iseniz.. Girecek sınavınız varsa başka elinizde?
En kötü senaryo nedir? Başka kapısını çalacağınız kapının olmaması. O zaman ne yapacaksınız? Başa, en başa döneceksiniz. Yani yeniden ALES, KPDS, ÜDS vs sınavlarına gireceksiniz. Bu sınavlar üç-beş yıl geçerli değil miydi, pardon? Olsun, girmek zorundasız yeniden ki  90 aldıysanız, 91; 91 aldıysanız 92; 92 aldıysanız 93....... alasınız. Alasınız ki bir üniversite sizi davet etsin kendi sınavına? Yeni davetleri almak için ne kadar beklemeniz gerekiyor? Yaklaşık bir yıl.... 
Evet, yarı zamanlı arkadaşlarımızdan üçü asıl kadroya alınmadı. 90'lı notlarla dışarıda kaldılar... ki bir yıl boyunca yarı zamanlı olarak haftada 30 (!) saat derse girdikleri ve onca emek harcadıkları halde.
Bu sistemin sorumlusu kimdir acaba? Kimdir düşünmeye başlayın! Hop durun! Bu kadar süre yeterli AKP demek için sanırım. AKP'ye evet diyenler de -belki çok gereksiz yere-anlatmaya çalıştığım sistemi onaylıyor. Kadrolaşma çabaları mı dersiniz ne derseniz deyin, insanların harcanmasında sınır tanımıyor AKP.
....
Sevgili G, sevgili H ve sevgili D... ağlasın diye. 
Ama olsun seneye gene girerler o sonu gelmeyecek olan sınavlara.. Daha çok gençler, çok. Gençliklerini bu sınavlarda harcasınlar diye doğurdu anaları onları ve aynı durumda olan diğerlerini..
Dün bizim bünyemizde olmayan adaylar da görmüştüm koridorda.. İçimden "Yazık, sınava girecekler ama "bizim" çocuklardan onlara sıra gelmeyecek demiştim. O gördüğüm gençlerden üçü, "bizimkileri" elemiş belli ki. Bir yanım acılıyken, bir yanım da seviniyor. Nasıl bir yarış bu .. lanet... bir yarış.

13 Nisan 2012 Cuma

ANLAM

           Ne önemlidir ne önemsiz bir sağa bir sola; bir sağa bir sola seçilip ayrılıyor. Gene bir ayrıma gelmişim, yadırgamıyorum. Akşam yemeğinden sonra içtiğim çayın ardından aşağı indim. Dedem de mutfaktan çıkıyordu; ben daha önce yemiş olduğum için yemeğimi,  karşılaşmamıştık. Annem yanında, yürüme aleti eşliğinde kendi dairesine geçiyordu dedeciğim. "Bugün hiç yürüyemiyor deden," dedi annem. Bir iki hafta önce o aleti gördüğümde irkilmiştim. "İşte böyle böyle gelip yerleşiyor bu aletler yaşamımıza," diye geçirmiştim içimden. Hani, kocaman olaylar yaşanmıyor. İhtiyaç anında ortaya çıkıveriyorlar o aletler.
        Annemle dedemi takip ettim. Yatak odasına ulaştık hep birlikte. Dedemin sürekli oflayan puflayan halinin bu ana  gebe olduğunu biliyordum. Dedem yatağına oturdu. Annemle, ayağındaki terlikleri çıkardık... sonra da üstünde fazlalık oluşturan her şeyi. İlaçlarını tek tek içmek yerine, küçük bir kap içine toplayıp öyle alıyor dedem. Hep düşünüyorum neden böyle yapıyor. O'na uzatılan ilaçları neden direkt su eşliğinde tek tek ağzına alıp yutmuyor? Hep ama hep o kapta topluyor. Gene öyle yaptı. "Dede, uzan sen, ben sana bir masaj yapayım,"dedim. Annem çıktı odadan, "Ben sofrayı toplayayım, "diye. Dedemle yalnız kaldık. Dedem hala oturur durumdaydı yatağında.Teyzemin ağrıları için Almanya'dan getirdiği kremi aldım; açtım kapağını. Pijamasını dizlerine kadar sıyırdım; katladım. Kremi, dizlerinden ayak parmaklarına doğru sürdüm; yaydım. Dizlerinin çevresi şişmişti. Kaval kemiği de. Şişliklerden sonra ise incecik; ipincecik dökülüyordu kemikleri bileğine doğru. Ayaklarına ulaştı ellerim sonra. Onları da kremledim. Masaj yaptım. "Haydi, şimdi yat dede," dedim.  Kendini zorlukla çekti yatağın üzerine. Yüz üstü uzandı. "Uyuyacak gibi yat dede.. tekrar pozisyon değiştirmek zorunda kalma uyuyakalırsan," dedim. "Haklısın, "dedi. Gene bir kaç hamle ile yastığına yerleştirdi yüzünü. 
    Sırtından başladım masaja. "Daha aşağısı," dedi. Daha aşağıya indim. Belinden, bacaklarına, bacaklarından, ayaklarına.. en son ayak parmaklarına. Krem de sürdüm yeniden. Gözlerim odasında dolaştı o an. Sol duvarda anneannem ve teyzemin en güzel resimleri vardı. O resimler yer değiştirmişti. Ada'dan gelen eşyalarla, dedemin dairesi yeni bir havaya kavuştu. İşte, resimler de o zaman yer değiştirdi. "Ah canım anneanneciğim, "dedim birden. "En güzel resmi," de dedim.  "Bir çaresi illa vardır dede, sen yaşlısın diye iyi bakmıyor sana doktorlar değil mi?" dedim. "Evet, "diye onayladı dedem. "Ben bu akşam araştıracağım," diye söz verdim dedeme. Yeni bir doktor, yeni bir acı kesici ilaç... 
"Vakti geldi gelmesine de.." dedi dedem. "Ay, dede saçmalama," dedim.
      Dedeciğim saçmalıyor olsun istiyorum. Ama zaman bu durduramıyorsunuz.
Bu akşam o incecik kemiklerine dokundum dedemin, ah canım benim dedim.. Ah dedeciğim.. acıların bana geçse keşke en azından bu gece. 
Ne önemlidir ne önemsiz bir sağa bir sola; bir sağa bir sola seçilip ayrılıyor. Anladın mı? Bu akşam anlamı olanlardan biriydi.

12 Nisan 2012 Perşembe

Kızım.. İpek Böceğim..

Bazen ağladığında ben çok gülüyorum. Ağlamaktan gülmeye dönüveriyor O'nun da yüzü an an. Sonra yeniden ciddileşip, kaldığı yerden devam ediyor içlenmeye. Gençlikle çocukluk arasında sıkışmış bedenine bakıyor en çok ama asıl fırtına ruhunda kopuyor. O yaştayken, kendim üzerine düşündüğümü hiç anımsamıyorum ben.  Çok düşünen bir çocuktum; suskundum da ama ne düşünüyordum tam olarak bilemiyorum. Sürekli uğraştığım bir şeyler vardı. O hem bana çok benziyor hem de hiç benzemiyor. Aşırı hareketli oluşu en büyük farkı benden..  Biraz önce duştan sonra, ben saçımı kuruturken yatağın üzerine bıraktı kendini-gözleri kapalı. Seslendim. Ses vermedi. Yüzündeki kıpırtılar.. ha güldü ha gülecek. "Bayıldı numarası yapamıyorsun, bunun için sen fazla hareketlisin," dedim. Açtı gözlerini; gülüverdi ama sonra duştan önceki ağlama haline geri döner gibi oldu. "Gördün mü, ben bayılamıyorum da! Nasıl oyuncu olacağım. Dizilerdeki oyuncular habire bayılmıyor mu?" dedi.  Ama dönmedi ağlamaya. Güldük kıkır kıkır. 
Duştan önceki anne-kız sohbetimiz de O'nun göz yaşlarına rağmen hatırlanası anlardan oluşuyordu. Gözlerindeki yaşlar, aynen bebekliğinde olduğu gibi, çıkık (gerçekten çok çıkık) elmacık kemiklerinin arkasından kavis yaparak aşağı akıyordu. O halini çok seviyorum. Bugün T'ye, "O ağlarken, ben çok gülüyorum, "demiştim. 
Evet, bu akşam da öyle oldu. O ağladı. Ben güldüm. Ama en güzeli ise O'nu da çok güldürdüm. Ben güldürdüm:)
Kızım.. İpek böceğim.

Phenomenal Woman/ Olağanüstü Kadın by Maya Angelou



Güzel kadınlar öğrenmek ister giz neremde.
Sevimli değilim, yaratılmadım manken ölçülerinde
Ama başlayınca açıklamaya,
Kadınlar yalan söylüyorum sanır.
Derim ki,
Kollarımın arasında,
Genişliğinde kalçalarımın,
Adım atışımda,
Kıvrımında dudaklarımın.
Kadınım ben
Tepeden tırnağa.
Olağanüstü kadın,
Benim işte.

Girerim bir odaya
Dilediğiniz kadar soğukkanlı bir biçimde,
Bir erkeğe yönelirim,
Donar kalır arkadaşları
Ya da diz çökerler önümde.
Bir kovan dolusu balarısı,
Üşüşürler çevreme.
Derim ki,
Ateşinde gözlerimin,
Dişlerimin parıltısında,
Kıvrılışında belimin,
Ayaklarımın coşkusunda.
Kadınım ben
Tepeden tırnağa.
Olağanüstü kadın,
Benim işte.

Bilmek ister erkekler
Ne bulduklarını bende.
Çok çabalarlar
Ama dokunamazlar
İçimdeki gizeme.
Göstermeye çalışınca
Göremediklerini söylerler yine.
Derim ki,
Kavisinde sırtımın,
Gülüşümün güneşinde,
Salınışında göğüslerimin,
Tavrımın inceliğinde.
Kadınım ben
Tepeden tırnağa.
Olağanüstü kadın,
Benim işte.

Anlıyorsun şimdi
Niye eğilmez başım.
Bağırıp çağırmam, tepinip durmaz ayaklarım
Duymam yüksek sesle konuşma zorunluluğu.
Beni geçerken görmek
Okşamalı gururunu.
Derim ki,
Tıkırdayışında topuklarımın
Saçımın devrilişinde
İçinde avuçlarımın
İlgime duyulan gereksinimde.
Çünkü kadınım ben
Tepeden tırnağa.
Olağanüstü kadın,
Benim işte.


Çeviri: Nezih Onur

10 Nisan 2012 Salı

Senli/benli olmak

Önce yabancılaşmayla, sonra özgürlükle, sonra birey olma ile ilgili okudum bir şeyler. İki gündür tetiklenenleri içimden bir an önce atıp, kurtulmak için iyi bir yol seçmedim belki; unutmak daha kolaydır bazı durumlarda. Ama üstüne gitmezsen, unuttuklarını yeniden hatırlama olasılığı arta da bilir. Ya öyledir ya başka türlü. Ben üstüne gittim. Üstüne gittikçe de yeni yeni örnekleriyle karşılaştım bencilliğin. Beni düşündüren ve aşağı çekenin, bencillik olmasından yola çıkarak, okudum. Özgürlük ve birey olma hangi sınırlarla ayrılıyor bencillikten? Bilirsem bu sınırları, yabancılaşmama engel olabilirim diye düşündüm. Uyum sağlamakta zorluk çekmem sandım. Okudukça, okuduklarımı yazanların da ben gibi insan oldukları düşüncesine takılı kaldım. Asıl amacımı unuttum. Buna odaklandım. Kendimi yeniden programlarken, yol göstericilere ihtiyaç duymak.. İnsanın insana ihiyaç duyması; insanın insanın sözlerine ihtiyaç duyması.. Bunu inkar etmeyenler bencil olmuyor belki de. -mış gibi yapmayanlar. Saygıyla yargılamadan birinin yanında var olabilmek.. önce beni yenmekten geçiyor.
....
Yabancılaşmak da gerekiyor. İçindeki programı kendi ayarlarına çevirmek için yabancılaşmayla yola çıkmak.. gerekiyor. Seni yiyip bitiren çemberin, demir parmaklıkları sabit kalıyorsa da, ruhun o parmaklıklardan sızıp; sana doğru kaçabilir. Onu yakalayıp, o çemberin içine döndürmemelisin. Yabancıysan da yabancı kalmalısın.
---
-melisin'lerden-malısın'lardan ancak böyle kurtulursun... Bencil olmakla, ben olmak aynı şey değil. Yanlış söylemiş söyleyenler: Bencil olmayı öğrenmek gerekmiyor. Yalnızlaşsam da ben olmaya devam etmeliyim. Sanki farkında değilmişim gibi bana tekrarlananları reddetmekle oluyor "ben" olmak.
Sen beni ne kadar tanıyorsun ki? demeye dahi ihtiyaç duymadan.. ama gerekirse bunu da söyleyerek; hatta daha da iyisi sana bunları söyleyenlerden uzaklaşarak. O insan çemberinden sıyrılmak için-öncelikle- yabancılaşmalı.
--
Çok mu gülünür buna..
--
Kafamda bunlar yazılıp çiziliyor. Senli/benli oluyorum kendimle. 

2 Nisan 2012 Pazartesi

SENİ SEVİYORUM KONOMASHİİİ


Birkaç gün önceydi sanırım. Sana "Asıl biziz büyümeyen,"demiştim. Bugün, senin doğum günün ve sen gene bir yaş daha büyümedin. Heyecan insanlarından da söz etmiştim birkaç sene önce, hatırlarsın sanırım? Heyecan insanları, içlerindeki heyecanları büyüttükçe kat ettikleri yıllar küçülüyor. Heyecanlarından (!) geçen yılları fark edecek dikkati toplayamadıkları için yaşam üzerinde,  diğerleri büyürken onlar aynı heyecan yaşında kalıyorlar.
Bak kırka dayadığımız merdivenin son iki basamağındayız şimdi. Ve sen kaç yaşındasın, söyle bana:)  İçinden geçeni söyle, çekinme. Hangi heyecan yaşındasın be arkadaşım? :)
Şu geçen sene, heyecan yaşayacağım diye senin heyecanından çalan insanlar yüzünden epey sıkıntı yaşadın. Bil ki o insanların heyecan dedikleri ile bizim heyecan dediklerimiz çok farklı. Zaten biliyorsun bunu. Bildiğini biliyorum ben de. Ateşini kendi içinde kaynatan, birilerini zarar veririm korkusuyla, bir türlü patlayamayan bir yanardağcık gibiyiz senle. Ya da iki yanardağcık. Biliriz ki ateşi küle çevirdiğimizde geriye bir şey kalmayacak. O nedenle ateş ateş yanıyoruz. Etrafa saçacağımız küller, ateşi ateşlikten de eder... yanardağcık da söner gider. Erimesin aman kimse lavlarımızla.... İçimizde olsun, yaksın. Ateş olsun, yaksın. Ateş olsun, bizi yaksın. Patlayamayan yanardağcık olmak ne zor, değil mi? Patlayabilsen zaten YanarDAĞ (!) olursun, olurum.
Bu kadar betimleyememe yeter. Canım sıkıldı. Hayatım boyunca, betimlemelerimi ancak hisleri birbirine vurdurup- kırdırıp, nadiren de barıştırıp yapabildim ben.
Yorgun bir pazartesi akşamında, heyecan yaşın kutlu olsun sevgili yanardağcık. Birbirimize benzediğimiz noktalardan seslendim sana. Benzemediklerimiz de benim için özel.. evet özel ayrımlar.
Özledim seni.. haydi içelim. Bir gün artık, haydi içelim. 

P.S. YUH ARTIK bir sene olacak buluşalım!

1 Nisan 2012 Pazar

GÜNLÜK TADINDA..

Pazar gününe saat on ikide uyandım. Ne güzel uyumuşum.. ne güzel uyandım. Baharı seviyorum, evet. Evde artık tadilatların son günü. Bu da dayanmak zorunda kaldığım haftasonu tak tuklarına son anlamını taşıyor. Sakin ve sessiz olmak için çok nedenim var. Dün gece çok komik rüyalar gördüm. İçinde Nehir İda, Konomashii ve Umar vardı. Hemen heyecanlanmayın. Net üzerinden birbirimize videolar, şarkılar yolluyorduk. Bu kadar:) Valla ben de anlamadım niye gördüm sizi. Rüyanın ikinci yarısında ise, sınavları gördüm. Bunu anladım ama.. İçim dışım sınav oldu malum. Sınavda hata varmış rüyası gayet anlaşılır şey. Bir de ders doldurmak zorundaydım. Hem de sekiz saat. Sekreterimiz ile aramda geçen konuşmalar komikti:
"Hocam, neden girmediniz derse?"
"Ya ağladım ben.. O sırada aklımdaydı ama sonra gerçekten unutmuşum derse girmeyi."
"Olsun hocam ben buraya işlendi yazıyorum. Siz bundan sonrakilere girersiniz."
Ondan sonraki derslere girmeden uyandım neyse ki. Bugün pazar sevinci ile hem de. Pazar sabahına sevinmek böyle bir rüyadan sonra... Anlaşılır. İşte böyle.. Kahve yaptım; Türk kahvesi. Ama kocaman bir mug dolusu.. Yarısını sıcakken içtim. Diğer yarısını soğukken. Hatta hala birkaç yudum var içinde.
Bugün film izleyeceğim. Biraz da uyumak istiyorum.
Dersler iki haftalığına bitti. Yarın ve salı final.. sonra kağıt okumalar.. diğer hafta üç gün workshop... maalesef ödevli sertifika alımlı bir şey. Dinlenmek istiyorduk, olamayacak. Öğrenciler dinlenecek, biz gene çalışacağız. Sonraki iki gün ise öğrencilerin itiraz dilekçelerini okuyacağız. Nefes almak için gene de iyi bir dönem. Nefes alacağım. Nefes.. Gezeceğim de. Mis.
İşte böyle... günlük yazdım yaşasın!

29 Mart 2012 Perşembe

Perşembe Halleri

     Roka salatamı yerken, mutluydum. Üzerine attığım minicik beyaz peynir parçası da beni mutlu etti. Bir minicik peynir parçası ile mutlu oluyorum. Çalıştığım yerde gittikçe daha da yalnızlaşıyorum. Gene köşelere kaçmaya başladım sigaramı içmek için. Muhabbet aramıyorum. Derin muhabbet arıyorum; onu da aramıyorum aslında. Gelsin beni bulsun istiyorum. Biraz önce U. ile konuştum. Özledim seni, dedim. Anladım ki ben sensiz olamazmışım, dedim. Ya, dedi, gördün mü, bensiz olmuyormuş. Güldük.
       Yaz gelecek, yediğim salataların hediyesi olan şeyle, yazı karşılayacağım. Ne güzel... ne mutlu:)
Salatalar demişken, sayalım her gün en farklısından yediğim salataları. Vazgeçtim; üşendim. Suyu çok seviyorum. Sudan şeyler dediklerini anlamıyorum. Sudan şeyler, değerli olanlardır çünkü. Su akıp gider... Sizi yorması için ancak sizin onla derdiniz olması gerekir. Yazın dalgalarla kapışmaksa o dert, e gene dertten sayılmaz. Ya işte böyle aklımdan su geçiyor. Ne varsa alıp götürüyor. Ben anlasam belki anlayan da olur. Ama anlayan olursa ne olur? Hiçbir şey. Biraz karşılıklı güleriz. Az şey de değil hani. Üçüncü haftanın sonunda beşinci kilomu vermiş bulunuyorum. Aslında henüz üçüncü hafta da bitmedi. Ve... verilecek kilolar da bitmedi. Kiloları verip, sonra gene almıyor muyuz. Ne fena şey o. 
     Annem geliyor tak tak merdivende sesi ayaklarının. Onların dertleri de başka. Sülalenin haylaz çocuğunun, facebooktan "beni de" silip silmediğini merak ediyor. Tüm sülale şu an bu çocuğu konuşuyor. Kuzenimi. Yine her zaman olduğu gibi, ben az konuşanım. Ama belki bu akşam ben de konuşurum. Bazen sülaleyi, dolaş dolaş olmuş bir yün yumağı gibi görüyorum. Israrla açmaya; çözmeye çalışıyoruz o yumağı. Sanki, zorla yola getirilenden herhangi bir güven alınması münkünmüş gibi çabalıyoruz. Kuzen bu kez o yumağı dolaş dolaş yapan. O'na acıyorum. Acıdığım için belki de konuşmaktan kaçınıyorum. Bir insanın, kendisini bu derecede hiçe sayması-üstelik de diğerlerini hiçe saydığını sanırken- ne acınası durum. Kimse kötü niyetli değil, diyoruz. Ama... yıllarca üstüne gidilmediği için bazı sorunlar, aynı şimdi olduğu gibi acıya dönüşebiliyor. Birileri duyarsa ve duyar da üzülürse.. diye diye saklananlar. Açığa çıktığı noktada, acıya dönüşüyor.
Ben salata diyordum. Beş kilo diyordum. Evet, bunlardan söz etmeliyim. Salata... kilo.....

24 Mart 2012 Cumartesi

Zaman

    Zaman kavramını yitirmiş bir insan zaten kaybolmamış mıdır? 

KAFAMDAKİ DÜELLO
kafamdaki düelloda
herkes birbirini vuruyor sevgilim
sis gibi dağılıyor kalabalık
yerli yerini buluyor metal taş tonoz tahta
peşimdeki adamla peşindeki kadın evleniyor

el ele geziyoruz sokaklarda
ağzımızda pek ayıp bir türkü
yalpalıyor ayaklarımız

söz veriyoruz
söz alıyoruz
güneş doğmamış daha
nefesinle açıyorum pencerelerini evin

by Esra BALABAN

20 Mart 2012 Salı

Cinnet.. Cennet..

Cinnet getirmemek için çabalıyoruz ama belki de kendimizi yaşamaya zorlamamız cinnetin kendisidir. Çay içtim demin. Tekrarlayan tanıdıklara baktım; onlar da bana bakmış olmalılar. Yazısını yazarlar mı bilemiyorum. Tekrarlıyoruz, isteksizliklerimizi tekrarlıyoruz. İsteklerimize yer yok yaşamımızda. "Bir gün..." le başlayan cümleleri sürdürmek de artık aklımıza gelmiyor. "Bir gün, buralardan gideceğim." Mekana yüklüyoruz dertleri, sanki değişecekmişiz gibi gidince.
Yazılarıma bakıyorum. Tekrarlanan sözcüklerim, dertlerim, savsakladığım hislerim, yeterince değerli bulmadığım için söylemediklerim, değerli bulsam da paylaşmayı istemediğim fikirlerim, çok iyi anlasam da hiç anlamıyormuş gibi yaptığım başkaları, beni çok iyi anlıyorsun desem de anlamadıklarını yüzlerine-yeni bir konu açılmasın diye- vurmadıklarım, anlasalar da ne değişecek diye asla anlatmayacaklarım, neşeli sanılırken aslında ne halde olduğumu yalnızca benim bildiğim hallerim, sabah güzel uyanıp akşam ölsem keşke diye düştüğüm evimin yolları, sabah kötü uyanıp da dönüşünü mutlu katettiğim aynı evimin yolları... içim yorulduğu için devam etmediğim yazılar. Cinnet..
... Ve eve giderken yenilediğim ben.. anne-baba-çocuk şefkati... gecenin bitiminde daldığım tek kişilik uyku. Cennet.. Cinnetle cennet sözcüklerini.. haddim olmadan yazdıklarımın parçası ilan etmem..

Nerde başladım nerde bitiyorum? Başladım mı bitiyor muyum?

19 Mart 2012 Pazartesi

GERÇEK

Bahar aşıkları ortaya çıktı birer birer. Kuytularından binaların; sarmaş dolaş halleriyle güneşe yakınlaştılar. Kızlarda daha açık saçık giyinebilecek olmanın sevinci, bugün üstlerine geçirdikleri şortlar boyunca akın ediyor "bakanların" gözlerine. Kimisi, yüksek topukların üstünde "daha da çekici olmalıyım" mesajlı bir seksapeli, kimisi de spor ayakkabıların içinde ölçülü bir "duruşu" taşıyorlar. Vurdum duymazlık ise her iki grubun ortak yanı. Gençliğin verdiği cahil umudu taşıyorlar. Sanki bir gün gelecek bir şey olacakmış hissi.. bu yaşlarda henüz ne kadar da canlı ve dipdiri. Ben yaşta birinin yazdıklarından onlarca yıl daha genç (!) bir umut.
Banklardan birinde oturduk; otuz yaşına bir kala'yı yaşayan sevimlilikle cazibeyi iyi harmanlamış arkadaşım ortak sorunumuzu deşiyor. "Biz neden böyleyiz?" diye soruyor ve yanıtlıyor ardı sıra. "Şefkat dolu bir ailede mutlu bir çocukluk geçirdim ben, "diyor. "Neden böyle oldu? Anlamıyorum," diye anlamadığını bana anlatmayı sürdürüyor. Benden de bir yanıt beklermiş bakışına karşı: "Senin ortaokulda/lisede hiç sevgilin oldu mu?" diye soruyorum. "Bak, bundan olmuş olabilir. Benim olmadı. O yılların sonrasında kendimi sert ilişkilerin içinde buluverdim. Yavaş yavaş öğrenmem gerekenleri, birkaç yılın içinde yaşadım ve tükendim, "diyorum.
Bankın etrafındaki sevgilileri gösteriyorum: "Bunlardan hiç olmadım ben," diyorum.
Arkadaşım, sanki hayatın anlamını bulmuşcasına heyecanlanıyor: "Evet, işte ben de yaşamadım yaşamam gerektiği gibi. Şu an yalpalıyor olmamın nedeni bu olmalı. Bu çocuklar, birbirlerine sarılıyorlar, öpüp koklaşıyorlar ya.. ya.. ben hiç yaşamadım bunları, evet."
"Nasıl davranmamız gerektiğini, neyin "normal" olduğunu bilemememizi ben buna bağlıyorum," diyorum; konuyu daha da "duygusala" vardırmadan sonuca erdiriyorum.
Kendini anlamayan bir insanın, başkasının kendisini anlamasına yardımcı olmaya çalışması ne kadar da saçma. Ben bugün bu saçmalığı yapıyorum. Söylediklerimin içinde doğruluk payına sahip çok şey de olsa, duruma, zamana, kişilere göre gerçeğin ne sonsuz sayıda yüze sahip olduğunu biliyorum. Gerçeğimizin yüzlerini teke indirmek çabasındayız belki de hepimiz. Kaybolmamak ve güven duymak için; aynaya baktığımızda aynı "doğru" yüzü görebilmek için, korkmamak için... sevebilmek için.. yalpalıyoruz.. ulaşmaya çalıştıkça gerçek olana.