Dün çıkış yaparken mülakata girmiş arkadaşlardan biri ağlıyordu. Heyecanına engel olamamış sandım önce ama meğer kötü geçti diye ağlıyormuş mülakatı. Güldüm ve "Saçmalama, hepiniz alınacaksınız işte," dedim. İçim rahat; servise bindim. Arka koltuğumda da bir diğer arkadaş, aynı konuyla ilgili olarak heyecanını paylaşıyordu. O'na da benzer şeyleri söyledim. İçim gene rahattı.
Ve bugün... Saat çıkış saatini göstermiş; yola çıkmadan önceki sigaramı içerken, yanıma gelenler mülakat sonuçlarının açıklandığını söylediler. On kişi için açılan kadroya aramızda yarı zamanlı adı altında çalışan üç kişi girememiş. Yedek listede beklemeye bırakılmışlar. Tüm sene boyuca haftada otuz saat derse girip yarı zamanlı olanlar arkadaşlarımız..
İş mülakatta bitmiş gibi konuşuyorum değil mi? İçim acıdı. Son yıllarda üniversite mezunu ve üniversitelerin yabancı dil hazırlık bölümlerinde okutmanlık yapmak isteyen insanların nasıl aşamalardan geçtiğini bir çırpıda özetledim sanırım, haksızca.
Önce mezun oluyorsunuz, sonra (hatta mezun olmadan) ALES ve KPDS/ÜDS ya da bunlara eş değer bulunan sınavlara girmek zorundasınız. Son yıllarda tavan yapan rekabetin içinde kendinize yükseklerden bir yer edinmeye çabalıyorsunuz. Yüksekle kastım, 100 üzerinden en az 90 almak. Tabii kadro ilanları verilirken, bu barajın altında bir puan ile başvuru yapabileceğiniz söyleniyor. Oysa başvurduğunuz üniversitenin iki aşamalı sınavına girebilmek için, yeterlidir denen derece asla yeterli olmuyor. Dört kişi için kadro açıldıysa, x4 yani on altı kişi o sınavlara davet ediliyor. Diyelim ki şanslısınız (aslında süpersiniz!) ve o listeye girdiniz... sıra o üniversite bünyesindeki sınavlarda tir tir titremeye geliyor. Önce yazılı sınava giriyorsunuz. Bu sınav, sizin alanınızdaki metodoloji bilginizi ölçüyor. Ve mülakat... mülakat nasıl yapılıyor? Genellikle bir jüri önünde ders anlatmanız bekleniyor. İnsaflı olan üniversitelerde bu aşama, önceden elinize tutuşturulan materyale yönelik anlatımdan; insafsızlarda ise "Konun şu; haydi bize patlat bakalım bir ders hohoho..." şeklinde gerçekleşiyor. Bitti mi? Yeter mi?
Bitmedi. Ve sonra beklemeye başlıyorsunuz... bekliyorsunuz... bekliyorsunuz...
Yedeğe girdiyseniz seviniyorsunuz ve daha önceden başvurduğunuz ve sınavına davet edildiğiniz (ki bu da süper bir şey oluyor) diğer üniversitelere yol alıyorsunuz. Neden? Yeniden ölçülüp biçilin diye.. Yedeğe de giremediyseniz? Gene aynını yapıyorsunuz.. tabii şanslı iseniz.. Girecek sınavınız varsa başka elinizde?
En kötü senaryo nedir? Başka kapısını çalacağınız kapının olmaması. O zaman ne yapacaksınız? Başa, en başa döneceksiniz. Yani yeniden ALES, KPDS, ÜDS vs sınavlarına gireceksiniz. Bu sınavlar üç-beş yıl geçerli değil miydi, pardon? Olsun, girmek zorundasız yeniden ki 90 aldıysanız, 91; 91 aldıysanız 92; 92 aldıysanız 93....... alasınız. Alasınız ki bir üniversite sizi davet etsin kendi sınavına? Yeni davetleri almak için ne kadar beklemeniz gerekiyor? Yaklaşık bir yıl....
Evet, yarı zamanlı arkadaşlarımızdan üçü asıl kadroya alınmadı. 90'lı notlarla dışarıda kaldılar... ki bir yıl boyunca yarı zamanlı olarak haftada 30 (!) saat derse girdikleri ve onca emek harcadıkları halde.
Bu sistemin sorumlusu kimdir acaba? Kimdir düşünmeye başlayın! Hop durun! Bu kadar süre yeterli AKP demek için sanırım. AKP'ye evet diyenler de -belki çok gereksiz yere-anlatmaya çalıştığım sistemi onaylıyor. Kadrolaşma çabaları mı dersiniz ne derseniz deyin, insanların harcanmasında sınır tanımıyor AKP.
....
Sevgili G, sevgili H ve sevgili D... ağlasın diye.
Ama olsun seneye gene girerler o sonu gelmeyecek olan sınavlara.. Daha çok gençler, çok. Gençliklerini bu sınavlarda harcasınlar diye doğurdu anaları onları ve aynı durumda olan diğerlerini..
Dün bizim bünyemizde olmayan adaylar da görmüştüm koridorda.. İçimden "Yazık, sınava girecekler ama "bizim" çocuklardan onlara sıra gelmeyecek demiştim. O gördüğüm gençlerden üçü, "bizimkileri" elemiş belli ki. Bir yanım acılıyken, bir yanım da seviniyor. Nasıl bir yarış bu .. lanet... bir yarış.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder